Feeds:
Yazılar
Yorumlar

lentezza e memoria, velocità e oblio

c’è un legame segreto fra lentezza e memoria, fra velocità e oblio. prendiamo una situazione delle più banali: un uomo cammina per la strada. a un tratto cerca di ricordare qualcosa, che però gli sfugge. allora, istintivamente, rallenta il passo. chi invece vuole dimenticare un evento penoso appena vissuto accelera inconsapevolmente la sua andatura, come per allontanarsi da qualcosa che sente ancora troppo vicino a sé nel tempo. nella matematica esistenziale questa esperienza assume la forma di due equazioni elementari: il grado di lentezza è direttamente proporzionale all’intensità della memoria; il grado di velocità è direttamente proporzionale all’intensità dell’oblio.

***
yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: bir adam sokakta yürüyor. birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. o anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, halâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.

varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.

(*) la citazione: milan kundera, “la lentezza”, capitolo undicesimo, 45, traduzione di: ena marchi, adelphi, 1995.
(**) la citazione/alıntı: milan kundera, “yavaşlık”, onbirinci bölüm, s. 38-39, traduzione di/çev: özdemir ince, can yayınları, 2002.

Reklamlar

coscienza

venne una guerra e un certo luigi chiese se poteva andarci, da volontario.

tutti gli fecero un sacco di complimenti. luigi andò nel posto dove davano i fucili, ne prese uno e disse: – adesso vado a ammazzare un certo alberto.

gli chiesero chi era questo alberto.

– un nemico -rispose, – un nemico che ci ho io.

quelli gli fecero capire che doveva ammazzare dei nemici di una data qualità, non quelli che piacevano a lui.

– e che? -disse luigi- mi pigliate per ignorante? quel tale alberto è proprio di quella qualità, di quel paese. quando ho saputo che ci facevate la guerra contro, ho pensato: vengo anch’io, così posso ammazzare alberto. per questo son venuto. alberto io lo conosco: è un farabutto e per pochi soldi mi ha fatto fare una brutta parte davanti a una. sono faccende vecchie. se non ci credete, vi racconto tutto per disteso.

loro dissero che sì, che andava bene.

– allora -fece luigi- mi spiegate dov’è alberto, così ci vado e ci combatto.

loro dissero che non ne sapevano.

– non importa -disse luigi, – mi farò spiegare. prima o poi lo troverò bene.

quelli gli dissero che non si poteva, che lui doveva fare la guerra dove lo mettevan loro, e ammazzare chi capitava, di alberto o non alberto loro non sapevano niente.

– vedete -insisteva luigi- bisogna proprio che vi racconti. perché quello è proprio un farabutto e fate bene a farci la guerra contro.

ma gli altri non ne volevano sapere.

luigi non riusciva a farsi ragione: – scusate, per voi se ammazzo un nemico o se ne ammazzo un altro è lo stesso. a me invece di ammazzare qualcuno che magari con alberto non ha niente a che vedere, dispiace.

gli altri persero la pazienza. qualcuno gli spiegò di tante ragioni e di come era fatta la guerra e che uno non poteva andarsi a cercare il nemico che voleva.

luigi alzò le spalle. – se è così -disse- io non ci sto.

– ci sei e ci stai! -gridarono quelli.

– avanti-march, un-duè, un-duè! -e lo mandarono a far la guerra.

luigi non era contento. ammazzava dei nemici, così, per vedere se gli capitava di ammazzare anche alberto o qualche suo parente. gli davano una medaglia ogni nemico che ammazzava, ma lui non era contento. – se non ammazzo alberto -pensava- ho ammazzato tanta gente per niente. -e ne aveva rimorso.

intanto gli davano medaglie su medaglie, di tutti i metalli.

luigi pensava: – ammazza oggi ammazza domani, i nemici diminuiranno e verrà pure la volta di quel farabutto.

ma i nemici si arresero prima che luigi avesse trovato alberto. gli venne il rimorso di aver ammazzato tanta gente per niente, e siccome c’era la pace, mise tutte le medaglie in un sacco e girò per il paese dei nemici a regalarle ai figli e alle mogli dei morti.

girando così, successe che trovò alberto.

– bene -disse- meglio tardi che mai -e lo ammazzò.

fu la volta che lo arrestarono, lo processarono per omicidio e lo impiccarono. al processo badava a ripetere che l’aveva fatto per mettersi a posto con la coscienza, ma nessuno lo stava a sentire.

***

savaş çıktığında luigi adında bir genç, gönüllü yazılmak istedi.

herkes kutladı onu. luigi tüfek dağıtılan yere gitti, bir tane aldı ve dedi ki: “gidip alberto denen adamı öldüreceğim şimdi.”

“alberto da kimmiş,” diye sordular ona.

“bir düşman,” diye cevap verdi, “benim bir düşmanım.”

ona öyle aklına eseni değil de belli bir tür düşmanı öldürmesi gerektiğini anlatmaya çalıştılar.

“ne yani,” dedi luigi. “salak mı sandınız beni siz? benim alberto tam da sizin tarifinize uygun biri, onlardan işte. heriflere savaş açtığınızı duyunca gideyim ben de diye düşündüm, alberto’yu da haklarım böylelikle. bu yüzden geldim buraya. tanımam mı ben onu, sahtekarın tekidir. hayınlık etti bana, küçük düşürdü beni bir kızın yanında. eski hikâye. anlatıvereyim size ne var ne yok, inanmıyorsanız bana.”

“tamam,” dediler, “gerekmez.”

“eh madem, alberto nerede söyleyin de gidip dövüşeyim o halde,” dedi luigi.

“bilmiyoruz,” dediler.

“farketmez,” dedi luigi, “araya sora bulurum onu eninde sonunda.”

“olmaz öyle,” dediler. nereye yollarlarsa oraya gidip savaşmalı, kim çıkarsa önüne, alberto’ymuş malberto’ymuş bakmadan öldürmeliydi. hem kimse o alberto artık!

“bakın gördünüz mü,” diye diretti luigi, “anlatmam lâzım size hikâyeyi. sahtekarın teki bu herif ve ona savaş açmakla isabet ediyorsunuz.”

ama öbürleri dinlemeye yanaşmıyorlardı bile.

laftan anlamıyordu luigi. “pardon ama, ha birini haklamışım ha diğerini, ne farkeder sizin için. hem alberto’yla alâkasız birini öldürmeyi de istemem hani.”

sabrı taşmıştı adamların. içlerinden biri onu karşısına çekip savaşın ne olduğunu, hangi nedenlerle savaşıldığını ve gidip öyle kendi istediğin düşmanı arayamayacağını anlattı epey bir.

luigi omuz silkti. “o halde yok sayıverin beni,” dedi.

“yağma yok,” dediler, “varsın bal gibi de, olacaksın!”

“ileri marş! bir ki, bir ki!” yolladılar savaşa luigi’yi.

hoşnutsuzdu luigi. rastgele haklıyordu düşmanları, olur a alberto’ya ya da bir akrabasına denk gelirdi belki. öldürdüğü düşman başına bir madalya takıyorlardı ona, yine de mutsuzdu luigi. “alberto’yu öldüremezsem eğer, onca insanı boş yere haklamış olacağım,” diye düşünüp vicdan azabı çekiyordu.

bu arada allah ne verdiyse altınından bronzuna çeşit çeşit madalyayla taltif ediyorlardı onu.

“bugün birazı yarın birazı derken seyreltirim düşmanları, eh, elbet çıkar karşıma o sahtekar da böylelikle,” diye geçiriyordu aklından luigi.

gelgelelim daha luigi alberto’yu bulmayı başaramadan düşman teslim oluverdi. boş yere onca adamı öldürdüğü için pişmanlık duyar olmuştu luigi. barış ilan edildiği için de madalyalarının topunu bir torbaya tıkıp düşmanların ülkesine giderek torbada ne var ne yok ölenlerin çoluk çocuğuna, karılarına üleştirdi.

derken alberto’yla burun buruna geliverdi dolaşırken böyle.

“alâ,” dedi, “geç olsun da güç olmasın.” oracıkta halletti alberto’yu.

işte o zaman tutukladılar luigi’yi, mahkemeye çıkarıp astılar. vicdanını rahatlatmak için bunu yaptığını mahkemede defalarca söylediyse de kimse dinlemedi onu.

(*) “coscienza”, un racconto di calvino: italo calvino, “prima che tu dica ‘pronto’”, 18-20, mondadori, 2011.
(**) calvino’nun bir hikâyesi: “vicdan”, traduzione di/çev: metin. ayrıca, basılı bir çeviri için bkz: italo calvino, “sen ‘alo’ demeden önce”, s. 23-24, traduzione di/çev: şemsa gezgin, yky yayınları, 2009.

difficile insomma definire in termini precisi l’indeterminatezza degli stati d’animo amorosi, che consistono in una gioiosa impazienza di possedere un vuoto, in una golosa aspettativa di ciò che potrà venirmi incontro dal vuoto, e pure nel dolore d’essere ancora privato di ciò per cui sto in impaziente golosa aspettativa, nello straziante dolore di sentirmi già potenzialmente raddoppiato per potenzialmente possedere qualcosa di potenzialmente mio, e ancora costretto a non possedere, a considerare non mio quindi potenzialmente altrui ciò che potenzialmente sto possedendo. il dolore di dover sopportare che il potenzialmente mio sia potenzialmente altrui, o, per quel che ne sapevo, altrui magari anche di fatto, questo goloso geloso dolore è uno stato di tale pienezza da far credere che l’innamoramento consista tutto solamente nel dolore, cioè che la golosa impazienza non sia altro che gelosa disperazione, e il moto dell’impazienza non sia altro che il moto della disperazione che s’avvita dentro se stessa facendosi sempre più disperata, con la facoltà che ha ogni particella di disperazione di sdoppiarsi e disporsi simmetricamente alla particella analoga e di tendere a uscire dal proprio stato per entrare in un altro stato magari peggiore ma che dilanii e dilaceri questo.

***
sizin anlayacağınız, aşık olmanın yarattığı ruh hallerinin belirsizliğini iyi tanımlamak zordur. bir boşluğa sahip olmak için neşeli bir sabırsızlık duyuyor, boşluktan karşıma çıkabilecek şey için yanıp tutuşuyor, ama aynı zamanda sabırsızlık ve büyük istekle beklediğim şeyden halâ yoksun olmanın verdiği acıyla, potansiyel olarak benim olan birşeye potansiyel olarak sahip olmak için potansiyel olarak iki misli büyüdüğümü hissetmenin, ama yine de ona sahip olamamanın, onun potansiyel olarak başkalarına da ait olduğunu düşünmenin verdiği korkunç acıyla kıvranıyordum. potansiyel olarak bana ait olan birşeyin potansiyel olarak başkalarına da ait olduğu düşüncesine katlanmanın verdiği acı, bu doymak bilmez kıskanç acı öyle bir doluluk hissi veriyordu ki, aşkın yalnızca acı olduğu düşüncesini doğuruyordu, yani doymak bilmez sabırsızlık, kıskanç umutsuzluktu, bu sabırsızlığın yarattığı isyan umutsuzluğun isyanıydı, umutsuzluk kendi çevresinde debelenerek daha da umutsuz hale geliyordu, her umutsuzluk taneciği kendisiyle aynı taneciğe bakışımlı dizilerek bulunduğu durumdan çıkıyor, daha kötü bir duruma düşmek pahasına, eski durumunu parçalayıp yok ediyordu.

(*) la citazione: italo calvino, “ti con zero”, capitolo secondo, 63-64, mondadori, 1995.
(**) la citazione/alıntı: italo calvino, “sıfır zaman”, ikinci bölüm, s. 75, traduzione di/çev: şemsa gezgin, marta bertolini, can yayınları, 2001.
(***) “sizin anlayacağınız, bu sorunun terimleri basitleştirildikçe zorlaşıyor”

mi piaci silenziosa, perché…

mi piaci silenziosa, perché sei come assente,
mi senti da lontano e la mia voce non ti tocca.
par quasi che i tuoi occhi siano volati via
ed è come se un bacio ti chiudesse la bocca.

tutte le cose sono colme della mia anima
e tu da loro emergi, colma d’anima mia.
farfalla di sogno, assomigli alla mia anima
ed assomigli alla parola malinconia.

mi piaci silenziosa, quando sembri distante.
e sembri lamentarti, turbante farfalla.
e mi senti da lontano e la mia voce non ti arriva:
lascia che il tuo silenzio sia il mio silenzio stesso.

lascia che il tuo silenzio sia anche il mio parlarti,
lucido come fiamma, semplice come anello.
tu sei come la notte, taciturna e stellata.
di stella è il tuo silenzio, così lontano e semplice.

mi piaci silenziosa perché sei come assente.
distante e dolorosa come se fossi morta.
basta allora un sorriso, una parola basta.
e sono lieto, lieto che questo non sia vero.

***

seviyorum susmanı, yokmuşçasına burada
duyarsın uzaktan beni, sesim varmadan sana
yuvalarından kanatlanmış gözlerin, ah sanki
bir öpücükle kapanıp mühürlenmiş o ağzın

ruhumla dolu bütün nesneler, herbir şey gibi
ruhumla yükselirsin yine bütün o şeylerden
ey rüya kelebeğim benim, ruhumsun sen tıpkı
farkınız yok hiç, ha karasevda sözcüğü ha sen

ne güzel şu suskunluğun, uzaklarda gibisin
inilder gibi, kuğurdayan bir kelebek sanki
uzaktan duyarsın beni, sesim ulaşmaz sana
sessizliğinle senin ben de susayım bırak da

ve izin ver sessizliğinle konuşayım senin
bir lamba kadar parlak ve bir yüzük gibi sade
gecesin sanki, suskun ve takımyıldızlarınla
kumaşı yıldızdan sessizliğinin, uzak, duru

seviyorum suskunu, yokmuşsun gibi, uzakta
ve acıyla yüklü, ölüp gitmişsin, öyle gibi
işte o an yeter tek bir sözcük, bir gülümseyiş
uçarım sevinçten, yaşıyorsun diye aslında

(*) è possibile ascoltare qui/dilerseniz şuradan dinleyebilirsiniz.
(**) pablo neruda, da “veinte poemas de amor y una canción desesperada”/”yirmi aşk şiiri ve umutsuz bir şarkı”dan.
(***) traduzione di/çev: ? [italiano], metin [dall’italiano al turco] (15’lik ölçüyle).

insegne, gradi, pompe, nomi… sono carta!

l’arte di scriver storie sta nel saper tirar fuori da quel nulla che si è capito della vita tutto il resto; ma finita la pagina si riprende la vita e ci s’accorge che quel che si sapeva è proprio un nulla.

***

öykü yazma sanatı, yaşamdan anlayabildiğimiz hiçten, geri kalan bütün şeyleri çıkarmayı bilme sanatıdır; ama sayfa sona erdi mi yaşam yeniden başlar ve bir bakarız ki, bildiğimiz şey gerçekten koskoca bir hiçmiş.

(*) la citazione: italo calvino, “il cavaliere inesistente”, capitolo sesto, 68, mondadori, 2009.
(**) la citazione/alıntı: italo calvino, “varolmayan şövalye”, altıncı bölüm, s. 66, traduzione di/çev: gül ışık, ada yayınları, 1985.

come neve

vivere è cosa molto bella in verità
soprattutto se il tempo è buono
se tanto più sei forte e potente
e la tua mano tiene del pane
se poi la tua coscienza è linda
e candida come neve la tua fronte
non hai paura di te stesso, insomma
non temi nessuno al mondo
hai fiducia nell’amico
attendi giorni migliori, in particolare
e credi nel sereno futuro
soprattutto se il tempo è buono
vivere è bello
e cosa molto bella in verità

***

yaşamak güzel şey doğrusu
üstelik hava da güzelse
hele gücün kuvvetin yerindeyse
elin ekmek tutmuşsa bir de
hele tertemizse gönlün
hele kar gibiyse alnın
yani kendinden korkmuyorsan
kimseden korkmuyorsan dünyada
dostuna güveniyorsan
iyi günler bekliyorsan hele
iyi günlere inanıyorsan
üstelik hava da güzelse
yaşamak güzel şey
çok güzel şey doğrusu

(*) melih cevdet anday, traduzione di/çev: grazia arsan, çeviri, sayı 1, eylül 1979, s. 76-77.
(**) müzik: modern jazz quartet, “blues in a minor”.

tua vita che credei vedere**

(ı)

c’e sopra il mare tutto abbonacciato
il tremolare quasi d’una maglia:
in fondo in fondo un ermo colonnato,
nivee colonne d’un candor che abbaglia:
una rovina bianca et solitaria,
là dove azzurra è l’acqua come l’aria:
il mare nella calma dell’estate
ne canta tra le sue larghe sorsate.

(ıı)

o bianco tempio che credei vedere
del chiaro giorno, dove sei vanito?
due barche stanno immobilmente nere,
due barche in panna in mezzo all’infinito.
e le due barche sembrano due bare
smarrite in mezzo all’infinito mare;
e piano il mare scivola alla riva
e ne sospira nella calma estiva.*

***

(ı)

iyice durgunlaşmış denizde
bir ağdır titreşen sanki: suyun
ta diplerinde yapayalnız sütunlar,
gözler kamaştıran kar beyazı
bir yıkıntı duruyor tek başına
hava gibi suyun da mavileştiği yerde:
türküsünü çağırıyor deniz yazın dinginliğinde
geniş soluğu ile.

(ıı)

ey gün ışığında gördüm sandığım
beyaz tapınak, nerelerde yittin sen?
bir çift kayık kıpırtısız, kapkara,
bir çift kayık kalakalmış sonsuzluğun ortasında.
bir çift tabuta benziyor iki kayık
yitip gitmiş sonsuz denizin bağrında;
usulca kıyıya kayıyor deniz
iç çekiyor yazın dinginliğinde.*

(*) giovanni pascoli, traduzione di/çev: gül ışık, çağdaş eleştiri, sayı 4, haziran 1982, s. 24.
(**) gördüm sandığım hayatın. (başlık benim.)
(***) müzik: cesaría evora, “tiempo y silencio”, cesaría evora &…