Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Aralık 2011

coscienza

venne una guerra e un certo luigi chiese se poteva andarci, da volontario.

tutti gli fecero un sacco di complimenti. luigi andò nel posto dove davano i fucili, ne prese uno e disse: – adesso vado a ammazzare un certo alberto.

gli chiesero chi era questo alberto.

– un nemico -rispose, – un nemico che ci ho io.

quelli gli fecero capire che doveva ammazzare dei nemici di una data qualità, non quelli che piacevano a lui.

– e che? -disse luigi- mi pigliate per ignorante? quel tale alberto è proprio di quella qualità, di quel paese. quando ho saputo che ci facevate la guerra contro, ho pensato: vengo anch’io, così posso ammazzare alberto. per questo son venuto. alberto io lo conosco: è un farabutto e per pochi soldi mi ha fatto fare una brutta parte davanti a una. sono faccende vecchie. se non ci credete, vi racconto tutto per disteso.

loro dissero che sì, che andava bene.

– allora -fece luigi- mi spiegate dov’è alberto, così ci vado e ci combatto.

loro dissero che non ne sapevano.

– non importa -disse luigi, – mi farò spiegare. prima o poi lo troverò bene.

quelli gli dissero che non si poteva, che lui doveva fare la guerra dove lo mettevan loro, e ammazzare chi capitava, di alberto o non alberto loro non sapevano niente.

– vedete -insisteva luigi- bisogna proprio che vi racconti. perché quello è proprio un farabutto e fate bene a farci la guerra contro.

ma gli altri non ne volevano sapere.

luigi non riusciva a farsi ragione: – scusate, per voi se ammazzo un nemico o se ne ammazzo un altro è lo stesso. a me invece di ammazzare qualcuno che magari con alberto non ha niente a che vedere, dispiace.

gli altri persero la pazienza. qualcuno gli spiegò di tante ragioni e di come era fatta la guerra e che uno non poteva andarsi a cercare il nemico che voleva.

luigi alzò le spalle. – se è così -disse- io non ci sto.

– ci sei e ci stai! -gridarono quelli.

– avanti-march, un-duè, un-duè! -e lo mandarono a far la guerra.

luigi non era contento. ammazzava dei nemici, così, per vedere se gli capitava di ammazzare anche alberto o qualche suo parente. gli davano una medaglia ogni nemico che ammazzava, ma lui non era contento. – se non ammazzo alberto -pensava- ho ammazzato tanta gente per niente. -e ne aveva rimorso.

intanto gli davano medaglie su medaglie, di tutti i metalli.

luigi pensava: – ammazza oggi ammazza domani, i nemici diminuiranno e verrà pure la volta di quel farabutto.

ma i nemici si arresero prima che luigi avesse trovato alberto. gli venne il rimorso di aver ammazzato tanta gente per niente, e siccome c’era la pace, mise tutte le medaglie in un sacco e girò per il paese dei nemici a regalarle ai figli e alle mogli dei morti.

girando così, successe che trovò alberto.

– bene -disse- meglio tardi che mai -e lo ammazzò.

fu la volta che lo arrestarono, lo processarono per omicidio e lo impiccarono. al processo badava a ripetere che l’aveva fatto per mettersi a posto con la coscienza, ma nessuno lo stava a sentire.

***

savaş çıktığında luigi adında bir genç, gönüllü yazılmak istedi.

herkes kutladı onu. luigi tüfek dağıtılan yere gitti, bir tane aldı ve dedi ki: “gidip alberto denen adamı öldüreceğim şimdi.”

“alberto da kimmiş,” diye sordular ona.

“bir düşman,” diye cevap verdi, “benim bir düşmanım.”

ona öyle aklına eseni değil de belli bir tür düşmanı öldürmesi gerektiğini anlatmaya çalıştılar.

“ne yani,” dedi luigi. “salak mı sandınız beni siz? benim alberto tam da sizin tarifinize uygun biri, onlardan işte. heriflere savaş açtığınızı duyunca gideyim ben de diye düşündüm, alberto’yu da haklarım böylelikle. bu yüzden geldim buraya. tanımam mı ben onu, sahtekarın tekidir. hayınlık etti bana, küçük düşürdü beni bir kızın yanında. eski hikâye. anlatıvereyim size ne var ne yok, inanmıyorsanız bana.”

“tamam,” dediler, “gerekmez.”

“eh madem, alberto nerede söyleyin de gidip dövüşeyim o halde,” dedi luigi.

“bilmiyoruz,” dediler.

“farketmez,” dedi luigi, “araya sora bulurum onu eninde sonunda.”

“olmaz öyle,” dediler. nereye yollarlarsa oraya gidip savaşmalı, kim çıkarsa önüne, alberto’ymuş malberto’ymuş bakmadan öldürmeliydi. hem kimse o alberto artık!

“bakın gördünüz mü,” diye diretti luigi, “anlatmam lâzım size hikâyeyi. sahtekarın teki bu herif ve ona savaş açmakla isabet ediyorsunuz.”

ama öbürleri dinlemeye yanaşmıyorlardı bile.

laftan anlamıyordu luigi. “pardon ama, ha birini haklamışım ha diğerini, ne farkeder sizin için. hem alberto’yla alâkasız birini öldürmeyi de istemem hani.”

sabrı taşmıştı adamların. içlerinden biri onu karşısına çekip savaşın ne olduğunu, hangi nedenlerle savaşıldığını ve gidip öyle kendi istediğin düşmanı arayamayacağını anlattı epey bir.

luigi omuz silkti. “o halde yok sayıverin beni,” dedi.

“yağma yok,” dediler, “varsın bal gibi de, olacaksın!”

“ileri marş! bir ki, bir ki!” yolladılar savaşa luigi’yi.

hoşnutsuzdu luigi. rastgele haklıyordu düşmanları, olur a alberto’ya ya da bir akrabasına denk gelirdi belki. öldürdüğü düşman başına bir madalya takıyorlardı ona, yine de mutsuzdu luigi. “alberto’yu öldüremezsem eğer, onca insanı boş yere haklamış olacağım,” diye düşünüp vicdan azabı çekiyordu.

bu arada allah ne verdiyse altınından bronzuna çeşit çeşit madalyayla taltif ediyorlardı onu.

“bugün birazı yarın birazı derken seyreltirim düşmanları, eh, elbet çıkar karşıma o sahtekar da böylelikle,” diye geçiriyordu aklından luigi.

gelgelelim daha luigi alberto’yu bulmayı başaramadan düşman teslim oluverdi. boş yere onca adamı öldürdüğü için pişmanlık duyar olmuştu luigi. barış ilan edildiği için de madalyalarının topunu bir torbaya tıkıp düşmanların ülkesine giderek torbada ne var ne yok ölenlerin çoluk çocuğuna, karılarına üleştirdi.

derken alberto’yla burun buruna geliverdi dolaşırken böyle.

“alâ,” dedi, “geç olsun da güç olmasın.” oracıkta halletti alberto’yu.

işte o zaman tutukladılar luigi’yi, mahkemeye çıkarıp astılar. vicdanını rahatlatmak için bunu yaptığını mahkemede defalarca söylediyse de kimse dinlemedi onu.

(*) “coscienza”, un racconto di calvino: italo calvino, “prima che tu dica ‘pronto’”, 18-20, mondadori, 2011.
(**) calvino’nun bir hikâyesi: “vicdan”, traduzione di/çev: metin. ayrıca, basılı bir çeviri için bkz: italo calvino, “sen ‘alo’ demeden önce”, s. 23-24, traduzione di/çev: şemsa gezgin, yky yayınları, 2009.

Read Full Post »