Feeds:
Yazılar
Yorumlar

forse un mattino andando in un’aria di vetro,
arida, rivolgendomi, vedrò compirsi il miracolo:
il nulla alle mie spalle, il vuoto dietro
di me, con un terrore di ubriaco.
poi come s’uno schermo, s’accamperanno di gitto
alberi case colli per l’inganno consueto.
ma sarà troppo tardi; ed io me n’andrò zitto
tra gli uomini che non si voltano, col mio segreto.

***
belki bir sabah giderken cam gibi bir havada,
kupkuru, dönüp göreceğim gerçekleştiğini mucizenin:
ardımda hiçlik, boşluk arkamda,
bir sarhoş korkusuyla.
sonra bir perdedeki gibi, yerleşecek yerine birden
ağaçlar, evler, tepeler, bildik aldanmayla.
ama çok geç olacak; ve ben, suskun, gideceğim
dönüp bakmayan insanlar arasında, sırrımla.

(*) la citazione/alıntı: italo calvino, “klasikleri niçin okumalı? / perché leggere i classici?”, eugenio montale, ‘belki bir sabah giderken’, s. 224, traduzione di/çev: kemal atakay, yky, 2008.

forse pagavo la felicità con la rinuncia a comprendere quello che vivevo.

lo chiesi a or.

“vorrei capire.”

“cosa?”

“tutto, tutto questo.” accennai intorno.

“capirai quando avrai dimenticato quello che capivi prima.”

***

belki de mutluluğumun bedelini, yaşadığım şeyleri anlamaktan vazgeçerek ödüyordum.

or’a sordum:

“anlamak istiyorum.”

“neyi?”

“her şeyi, her şeyi.” çevremi işaret ettim.

“daha önce anladıklarını unuttuğunda anlayacaksın.”

(*) la citazione: dimitri vittorini (ed), “italian short stories 2”, l’origine degli uccelli (italo calvino), 182, penguin, 1972.
(**) la citazione/alıntı: italo calvino, “sıfır zaman”, kuşların başlangıcı, s. 32, traduzione di/çev: şemsa gezgin, marta bertolini, can yayınları, 2001.
(***)  “olmayan olmaya devam ediyor…

giorni e significati

ci sono giorni in cui ogni cosa che vedo mi sembra carica di significati: messaggi che mi sarebbe difficile comunicare ad altri, definire, tradurre in parole, ma che appunto perciò mi si presentano come decisivi. sono annunci o presagi che riguardano me e il mondo insieme: e di me non gli avvenimenti esteriori dell’esistenza ma ciò che accade dentro, nel fondo; e del mondo non qualche fatto particolare ma il modo d’essere generale di tutto. comprenderete dunque la mia difficoltà a parlarne, se non per accenni.

***

bana her şeyin anlamlara yüklü göründüğü günler var: başkalarına iletmenin, anlatmanın, sözcüklere dökmenin güç olduğu, bu yüzden de bana tartışılmaz görünen iletilerle. hem beni hem de dünyayı ilgilendiren ipuçları, belirtiler bunlar: benim açımdan yalnızca varoluşumun dış olaylarını değil içimde, ta derinlerde olup bitenleri ilgilendiriyor; dünya açısındansa, yalnızca belli bir olayı değil genel olarak her şeyin oluş biçimini. bu bakımdan bundan söz etmenin güçlüğünü anlarsınız, ancak anıştırmalar yapabilirim.

(*) la citazione: italo calvino, “se una notte d’inverno un viaggiatore”, capitolo terzo, 62, mondadori, 2010.
(**) la citazione/alıntı: italo calvino, “bir kış gecesi eğer bir yolcu”, üçüncü bölüm, ss. 56-57, traduzione di/çev: ülker ince (ingilizcesinden), can yayınları, 1990.

del mordersi la lingua

in un’epoca e in un paese in cui tutti si fanno in quattro per proclamare opinioni o giudizi, il signor palomar ha preso l’abitudine di mordersi la lingua tre volte prima di fare qualsiasi affermazione. se al terzo morso di lingua è ancora convinto della cosa che stava per dire, la dice; se no sta zitto. di fatto, passa settimane e mesi interi in silenzio.

buone occasioni per tacere non mancano mai, ma si dà pure il raro caso che il signor palomar rimpianga di non aver detto qualcosa che avrebbe potuto dire al momento opportuno. s’accorge che i fatti hanno confermato quel che lui pensava, e che se allora avesse espresso il suo pensiero forse avrebbe avuto una qualche influenza positiva, sia pur minima, su quel che è avvenuto. in questi casi il suo animo è diviso tra il compiacimento d’aver pensato giusto e un senso di colpa per la sua eccessiva riservatezza. sentimenti entrambi così forti, che egli è tentato d’esprimerli a parole; ma dopo essersi morsicato la lingua tre volte, anzi sei, si convince che non ha nessun motivo né d’orgoglio né di rimorso.

l’aver pensato rettamente non è un merito: statisticamente è quasi inevitabile che tra le molte idee sballate, confuse o banali che gli si presentano alla mente, qualcuna ve ne sia di perspicua o addirittura geniale; e come è venuta a lui, può esser certo che sarà venuta pure a qualcun altro.

più controverso è il giudizio sul non aver manifestato il suo pensiero. in tempi di generale silenzio, il conformarsi al tacere dei più è certo colpevole. in tempi in cui tutti dicono troppo, l’importante non e tanto il dire la cosa giusta, che comunque si perderebbe nell’inondazione di parole, quanto il dirla partendo da premesse e implicando conseguenze che diano alla cosa detta il massimo valore. ma allora, se il valore d’una singola affermazione sta nella continuità e coerenza del discorso in cui trova posto, la scelta possibile è solo quella tra il parlare in continuazione e il non parlare mai. nel primo caso il signor palomar rivelerebbe che il suo pensiero non procede in linea retta ma a zigzag, attraverso oscillazioni, smentite, correzioni, in mezzo alle quali la giustezza di quella sua affermazione si perderebbe. quanto alla seconda alternativa, essa implica un’arte del tacere più difficile ancora dell’arte del dire.

infatti, anche il silenzio può essere considerato un discorso, in quanto rifiuto dell’uso che altri fanno della parola; ma il senso di questo silenzio-discorso sta nelle sue interruzioni, cioè in ciò che d i tanto in tanto si dice e che dà un senso a ciò che si tace.

o meglio: un silenzio può servire a escludere certe parole oppure a tenerle in serbo perché possano essere usate in un’occasione migliore. così come una parola detta adesso può risparmiarne cento domani oppure obbligare a dirne altre mille. «ogni volta che mi mordo la lingua, -conclude mentalmente il signor palomar, -devo pensare non solo a quel che sto per dire o non dire, ma a tutto ciò che se io dico o non dico sarà detto o non detto da me o dagli altri». formulato questo pensiero, si morde la lingua e resta in silenzio.

***

görüşlerini ya da düşüncelerini açıklamak için herkesin kendini paraladığı bir çağda ve bir ülkede, bay palomar, herhangi bir şey öne sürmeden önce, dilini üç kez ısırmak alışkanlığını edindi. dilini üçüncü kez ısırdıktan sonra da, söylemek istediği şeye halâ inanıyorsa, söylüyor: inanmıyorsa susuyor. bu nedenle haftalar ve aylar boyunca suskun kaldığı oluyor.

susmaya elverişli fırsatların yokluğu duyulmuyor hiç, ama çok seyrek de olsa, bay palomar’ın, bir şeyi uygun zamanda söyleyememiş olmanın pişmanlığını duyduğu oluyor. olayların, düşündüklerini doğruladıklarını görüyor ve düşüncesini açıklamış olsaydı, olanlar üzerinde belki küçücük olumlu bir etkisi olabileceğini düşünüyor. bu durumlarda ruhu, doğru düşünmüş olmanın hoşnutluğuyla, ağzının aşırı sıkılığının suçluluğu arasında bölünüyor. bu duyguların ikisi de çok güçlü olduğu için, sözcüklerle dile getirmeye kalkışıyor bunları; ama dilini üç, hatta altı kez ısırdıktan sonra, böbürlenmek için de, pişmanlık duymak için de bir gerekçeye sahip olmadığına inanıyor.

doğru düşünmüş olmak bir erdem değil; aklına gelen bir sürü yanlış, bulanık ya da anlamsız düşünceden birinin uygun, hatta çok parlak olması, istatistik açısından neredeyse kaçınılmaz; bu düşüncenin, onun aklına geldiği gibi bir başkasının aklına da gelmiş olacağından hiç kuşku duymuyor.

düşüncesini açığa vurmama kararı daha tartışmalı. genel suskunluk dönemlerinde çoğunluğun sessizliğine uymak, hiç kuşkusuz ayıp. herkesin çok laf ettiği dönemlerde, önemli olan, laf kalabalığı arasında yitip gidecek doğruyu söylemek değil, bunu öncüllerden yola çıkarak ve söylenen şeye en büyük değeri verecek sonuçları içerecek biçimde söylemektir. ama bu durumda, belirli bir doğrulamanın değeri, içinde yer aldığı söylemin sürekliliğinde ve tutarlılığında bulunduğuna göre, tek seçim olanağı sürekli konuşmak ya da hiç konuşmamaktır. ilk durumda, bay palomar, düşüncesinin düz çizgili gelişmediğini, kararsızlıklar, yalanlamalar, düzeltmeler arasında zikzaklar yaptığını, bunların ortasında doğrulamasının haklılığının yiteceğini görüyor. ikinci seçenek ise, konuşma sanatından çok daha zor, bir susma sanatı gerektiriyor.

gerçekten, suskunluk da, başkalarının sözcük kullanımına karşı çıkan bir söylem sayılabilir; ama, bu suskun söylemin anlamı, arada sırada söylenen ve söylenmeyene bir anlam veren kesintilerinde yatar.

daha doğrusu: suskunluk, kimi sözcükleri dışlamaya ya da daha iyi bir olanak çıktığında kullanılmaları için yedekte tutmaya yarar. bunun gibi, şimdi söylenen bir sözcük, yarın yüz sözcüğün söylenmesini gereksiz kılabilir ya da bin başka sözcük söylenmesini gerektirebilir. “dilimi her ısırışta -diye, zihninde sonuca varıyor, bay palomar- sadece söyleyeceğimi ya da söylemeyeceğimi değil, ama ben söylesem de, söylemesem de, ben ve başkalarınca söylenecek ya da söylenmeyecek her şeyi düşünmek zorundayım.” bu düşünceye varınca, dilini ısırıyor ve susuyor.

(*) la citazione: italo calvino, “palomar”, capitolo terzo (3.2.1. del mordersi la lingua), 103-104, mondadori, 1994/einaudi, 104-106, 1983.
(**) la citazione/alıntı: italo calvino, “palomar”, üçüncü bölüm (3.2.1 dilini ısırmak), s. 96-97, traduzione di/çev: rekin teksoy, can yayınları, 1991.

– vostra maestà lo perdoni! -disse un vecchio ortolano. – martinzúl non capisce alle volte che il suo posto non è tra le piante o tra i frutti inanimati, ma tra i devoti sudditi di vostra maestà!

– ma cos’è che gli gira, a questo matto che voi chiamate martinzùl? -chiese, bonario, il nostro imperatore. – mi pare che non sa manco cosa gli passa nella crapa!

– che possiamo capirne noi, maestà? -il vecchio ortolano parlava con la modesta saggezza di chi ne ha viste tante. – matto forse non lo si può dire: è soltanto uno che c’è ma non sa d’esserci.

– o bella! questo suddito qui che c’è ma non sa d’esserci e quel mio paladino là che sa d’esserci e invece non c’è. fanno un bel paio, ve lo dico io!

***

“majesteleri, onu bağışlayınız!” dedi oradan bir ihtiyar bahçıvan. “martinzul kimi zaman yerinin cansız bitkiler ya da meyvaların arasında değil, hükümdarımızın sadık kullarının yanında olduğunu anlayamıyor!”

imparator hoşgörüyle sordu:

“peki, sizin martinzul dediğiniz bu kaçığın zoru ne? kafasından neler geçtiğini kendi de bilmiyor galiba!”

“biz nereden bilelim, efendimiz?” ihtiyar bahçıvan görmüş geçirmiş birinin sağduyusuyla konuşuyordu. “aslında belki tam anlamıyle kaçık olduğu da söylenemez: varolan, ama olduğunu bilmeyen biri yalnızca.”

“aman ne güzel! bir yanda varolan, ama olduğunu bilmeyen bu bendem, bir yanda varolduğunu bilen ama varolmayan şövalyem. birbirlerine pek yaraşıyorlar, inanın bana!”

(*) la citazione: italo calvino, “il cavaliere inesistente”, capitolo terzo, 31, mondadori, 2009.
(**) la citazione/alıntı: italo calvino, “varolmayan şövalye”, üçüncü bölüm, s. 35, traduzione di/çev: gül ışık, ada yayınları, 1985.

la sentenza

e sul mio petto ancora vivo
piombò la parola di pietra.
non fa nulla, vi ero pronta,
in qualche modo ne verrò a capo.

oggi ho da fare molte cose:
occorre sino in fondo uccidere la memoria,
occorre che l’anima impietrisca,
occorre imparare di nuovo a vivere.

se no… oltre la finestra
l’ardente fremito dell’estate, come una festa.
da tempo lo presentivo:
un giorno radioso e la casa deserta.

***

ve o kurşun gibi söz düştü
henüz yaşamakta olan göğsümün üstüne.
olsun varsın. hazırdım.
iyisini de kötüsünü de göreceğiz.

bugün, yapacak çok işim var;
belleğimi sonuna dek öldürmeliyim,
ruhun bir taş gibi olması gerek,
yeniden yaşamak, bunu öğrenmem gerek.

yoksa… yazın sıcak uğultusu
bir bayram gibi penceremin ardında.
nicedir duyuyordum, nicedir
bu aydınlık günü, bu bomboş evimi.

(*)  anna achmatova, traduzione di: ?
(**)  anna ahmatova, “yaban balı özgürlük kokar”, dokuzuncu bölüm: “ilahi”, s. 69, traduzione di/çev: günes acar, ada yayınları, 1985.

la porta socchiusa

la porta è socchiusa,
dolce respiro dei tigli…
sul tavolo, dimenticati,
un frustino ed un guanto.

giallo cerchio del lume…
tendo l’orecchio ai fruscii.
perché sei andato via?
non comprendo…

luminoso e lieto
domani sarà il mattino.
questa vita è stupenda,
sii dunque saggio, cuore.

tu sei prostrato, batti
più sordo, più a rilento…
sai, ho letto
che le anime sono immortali.

***

kapı yarı aralık
ıhlamurların kokusu…
bir eldiven, bir kırbaç
unutulmuş, bir masanın üzerinde

gaz lambasının sarı aylası
ortalığı dinliyorum.
niçin çekip gittin?
anlayamıyorum…

yarın sabah
günlük güneşlik olacak
ne güzel bu yaşam,
uslu dur yüreğim.

çok bitkinsin,
yavaş yavaş atıyorsun, boğuk
biliyor musun, bir yerde okudum
ölümsüzmüş ruhlarımız.

(*)  anna achmatova, traduzione di: ?
(**)  anna ahmatova, “yaban balı özgürlük kokar”, birinci bölüm: “akşam”, s. 14, traduzione di/çev: günes acar, ada yayınları, 1985.